Sahipsiz Bir Taşınmazın Aslen Kazanılmasına Ne Denir? Bir Haksız Kazanım Hikâyesi
Geçtiğimiz günlerde ofiste işlerin biraz yavaşladığı bir anı yakaladım ve kendi kendime düşündüm: “Sahipsiz bir taşınmazın aslen kazanılmasına ne denir?” Şimdi, buna “ihanet” diyemezsin tabii ki, ama bu kelime bile konunun içinde bir yerde dolaşıyor gibi hissettirmiyor mu? İşin içine haksız kazanç, zamanla artan hak iddiaları, ve adaletin bazen nasıl işlemesi gerektiğine dair sorular giriyor. Şimdi bir taşınmazı, sahip olduğu hiçbir hakkı olmasa da bir şekilde sahiplenmek… evet, adı ‘zilyetlik’ olan bu durum tam olarak budur. Peki, nasıl oluyor da bir taşınmaz, birisinin kişisel mülkü haline gelebiliyor? Bu yazıda, geçmişten günümüze kadar “aslen kazanma” meselesine biraz ışık tutmak istiyorum.
Zilyetlik Nedir? Geçmişten Bugüne Bir Yolculuk
Bir taşınmazın “sahipsiz” olduğunu düşündüğümüzde, aslında o taşınmazın hiç sahiplenilmemiş olduğu anlamına gelmiyor. Bir taşınmazı üzerinde uzun süre zilyetlik (fiili hakimiyet) kurarak, yani orada sürekli oturarak, kullanarak veya bakımını yaparak kazanmak, aslında hukuken geçerli sayılabilecek bir süreçtir. Zilyetlik nedir? Basitçe, bir malın fiili olarak kullanılması, üzerinde kontrol sağlanması demektir. Bu konu bana her zaman biraz kafa karıştırıcı gelmiştir, çünkü nasıl oluyor da birinin gerçekten sahibi olmadığı bir şeye “sahip” olabiliyor?
Örneğin, İstanbul’un arka sokaklarında boş bir ev bulduğumu varsayalım. Kimse kullanmıyor, kapısı açık, eşyalar eski. Kimse gelip gitmiyor, yıllardır kullanılmıyor. Bunu görünce, “Bu evin sahibi kim?” diye soruyorum ve cevap yok. Yani, bu evin sahibi fiili olarak ‘yok’. Ama ben o evin içinde yaşamaya başlasam, zamanla evin bakımını yapsam, içerideki eşyaları düzenlesem, bu ev benim olur mu? Aslında, evin sahibi ben olamam ama, zilyet olabilirim. Zilyetlik, bana o taşınmaz üzerinde hak kazanma fırsatı verir. Tabii ki, bunun da hukuki bir zemini var, ama konunun derinliklerine indikçe daha fazla soru geliyor.
Türk Hukukunda Zilyetlik ve Aslen Kazanma
Türk Medeni Kanunu’na göre, zilyetlik üzerinden hak kazanmak için belli bir süre geçmesi gerekiyor. Bu süre, 20 yıl gibi uzun bir zaman dilimine yayılabiliyor. Yani, bir taşınmazda 20 yıl boyunca kesintisiz ve sahibinden izinsiz olarak yaşarsanız, hukuken o taşınmazın sahibi olabilirsiniz. Bu sürenin sonunda, zilyetlik yoluyla bir taşınmazın mülkiyetini kazanmak, aslında “aslen kazanma” olarak tanımlanır. Bu süreç, “zilyetliğin kazanılması” olarak hukuk dilinde bilinse de, bana her zaman biraz garip gelmiştir. Çünkü bu tarz bir kazanç, birinin hakkını gasp etmek gibi değil midir?
Örneğin, bir mülkü yıllarca sahiplenerek kazanan birisi, başlangıçta belki bir tür “sahipsizlikten” faydalanarak bu durumu elde etmiştir. Peki, bu adil mi? Bu soruyu hep kendime sorarım, çünkü her şeyin bir başlangıcı vardır ve o başlangıçta yapılan haksızlıklar ileride çok daha büyük bir sorunun parçası olabilir.
Haksız Kazanç ve Adaletin Sınırları
Şimdi, burada düşündüğüm bir başka soru da şu: Zilyetlik yoluyla kazanılan bir taşınmaz, gerçekten birinin “hak ettiği” bir şey olabilir mi? Çünkü o taşınmaz belki bir zamanlar birisinin emeğiyle var olmuş ve sonra bir şekilde sahipsiz kalmış. Burada işin içine haksız kazanç giriyor gibi hissediyorum. Eğer bir taşınmaz gerçekten sahipsizse, orada bir şekilde onun bakımını ve kullanımını üstlenen bir kişi, gerçekten de o taşınmazı hak ediyor mu?
Mesela, küçük bir apartmanın balkonunda yıllarca her sabah kahve içen bir adam düşünün. Hiçbir zaman oranın sahibi olmamış, sadece orada yaşamış. Yıllar içinde apartmanı ve çevresini o kadar çok sahiplenmiş ki, aslında zamanla oraya ait hissediyor. Ama soruyorum, gerçek sahibi o apartmanın hissedeni mi, yoksa yasal sahip mi? Her şey bir noktada ‘hak’ meselesine giriyor. Hak, bir şeyin nasıl elde edildiğiyle değil, nasıl sahip olunduğuyla ilgilidir.
Günümüzde Zilyetlik ve Hukuki Sonuçları
Bugün, zilyetlik yoluyla taşınmaz kazançları, evet, oldukça tartışmalı bir konu. Bu tarz durumların artması, sadece hukuki değil, toplumsal sorunları da beraberinde getirebilir. Toplumda mülkiyetin nasıl elde edildiği, gerçekten hak edenin kim olduğu gibi sorular gündeme gelebilir. Bence bu noktada, yasal düzenlemelerin de biraz daha netleşmesi gerekiyor. Çünkü “sahipsiz taşınmaz” kavramı, sürekli değişen toplum yapısına göre evriliyor ve toplumsal denetim gerektiriyor. Zilyetlik yoluyla hak kazanılan taşınmazlar, bir yandan adaletin işlediği bir alan olabilirken, bir yandan da haksız kazancın ve yerinden edilmenin de zeminini hazırlayabiliyor.
Sonuç Olarak: Adalet ve Zilyetlik Üzerine Düşünceler
Sonuç olarak, sahipsiz bir taşınmazın aslen kazanılması, adaletin sınırlarını zorlayan bir konu. Elbette ki zilyetlik, bir malın fiilen kazanılmasına olanak tanır, ama hukukun ve adaletin bu konuda nasıl işlerken, toplumun nasıl etkilendiği de çok önemli bir mesele. Bugün İstanbul’da sokaklarda karşılaştığım o terkedilmiş, kullanılmayan evler, bana her zaman bu soruyu hatırlatıyor: “Gerçekten sahip olduğumuzu düşündüğümüz şeylere ne kadar sahipiz?”
Yarın bir taşınmazı sahiplenmeye kalktığımda, bunu sadece yasal olarak değil, etik olarak da sorgulamam gerektiğini düşünüyorum. Zilyetlik, her ne kadar hukuken geçerli olsa da, bir toplumda bu tarz durumların ne kadar yaygınlaştığı, aslında toplumun adalet algısını doğrudan etkileyen bir unsur olabilir. Günü geldiğinde, belki de gerçekten hak eden kişilere bu tür durumları sunmanın yollarını bulmamız gerekecek.